11 Ekim 2008 Cumartesi

Atatürk Arboretumu - Orman ne güzel ne güzel:)

Yaşasın işte içinde kafa dinlenebilecek bir orman! Bir kere mangal, piknik yasak. Sonra her yer ağaç, çiçek, yeşillik... Mangal, piknik olmayınca da gelen kişilerin tarzı daha farklı oluyor. Sessiz, sakin, huzurlu bir ortam.. Atatürk Arboretum'u yürüyüş yapmak, köpek gezdirmek, kitap okumak gibi etkinlikler için birebir.. Baharda gidildiğinde daha çok memnun kalınacağını düşünüyorum. Çiçeklerin çoğunun yeni açıldığı, ağaçların yeşermeye başladığı günlerde.. Tabi dökülen sarı yaprakların oluşturduğu manzarayı düşünürsek sonbaharda da ayrı bir güzel olur.. Biz gittiğimizde daha henüz yapraklar sararmamıştı ama yemyeşil ağaçların, güzel çiçeklerin, meyvelerin, minik göletlerin içindeki nilüferlerin, ördeklerin ve kurbağaların görüntüsü çok hoştu. Sürekli farklı türde bitkiler görmek insanın kendini bir ağaç müzesindeymiş gibi hissetmesine sebep oluyor. Dile kolay yaklaşık 2 bin kadar bitki çeşidi varmış burada..Ayrıca bitkilerin yanındaki minik tabelalardan hangi mevsimlerde çiçek açtıklarını öğrenip ilginizi çekenleri görmeye gidebilirsiniz. Unutmadan söyleyeyim Kemerburgaz'da Belgrad Ormanları'nın içinde yer alan Atatürk Arboretumu Türkiye'nin ilk fidanlığı.. Yalnız buraya haftasonları gruplar ve üyeler haricinde giriş yasak. Bunu da göz önünde bulundurun:) Bence çok keyifliydi.. Mutlaka gitmenizi tavsiye ederim..

6 Ekim 2008 Pazartesi

Bu Ramazan'ın Özeti:)

Ramazan göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Paylaşacak o kadar çok şey varken hiç bir şey yazamadım bloga.. Malum okullar da açıldı ve ben bu sene lise 3'e geçtim. Okul, dersane, ödevler, sınavlar derken bir de işin içine Ramazan dolayısıyla dışarda geçirilen iftarlar eklendi. Çok güzel, dolu dolu bir Ramazan geçirdim. Neredeyse hiç evde iftar yapmadık diyebilirim. İftarların ve dolayısıyla Ramazan'ın sevdiklerimizle daha da yakınlaşmamız, bir şeyleri paylaşmanın tadına varabilmemiz, elimizdekilere şükretmemiz için büyük bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Umarım ben de bu fırsatı iyi değerlendirebilmişimdir. Arkadaşlarımla, aile dostlarımızla, akrabalarımızla yaptığımız tüm iftarlar çok hoştu. Hepsini burada paylaşmak isterdim fakat bu pek mümkün değil sanırım:) Ama bu Ramazan'ın da bir "ilk"i vardı benim için. Dışarda sahur yapmak:) İstanbul'da Anadolu Yakası'nda oturanlar bilirler Bostancı Sahili'nde Pinhan adında çok güzel bir lokanta var. Ben bu yıl ilk defa sahurda da açık olduklarını duydum. Gazetelerde de ilanları vardı..
Sahur.. Uykumun en tatlı yerinde, en lezzetli yemekler için bile olsa kalkıp da mutfaktaki masaya oturmak bile benim için çok zorken bir de lokantaya gitmek.. İşte bunu yapamam herhalde diye düşünürken babam da dışarda sahur fikrinin keyifli olabileceğini söyledi. Sürekli birlikte olduğumuz aile dostlarımızı da ikna edince babam uygun bir güne yer ayırttı. Ben hala şaşkındım. O saatte kim giderdi ki lokantaya.. Ben böyle düşünürken gideceğimiz gün geldi. Annemin büyük çabaları sonucu uyandım ve yola koyulduk.. Tabi yollar bomboştu. Pinhan'a yaklaştığımızda önce ışıklarını göremedik. Tam bizden başka kimse gelmediği için kapatmışlar herhalde diye düşünürken bir alt katın ışıklarının açık olduğunu gördük. Yavaş yavaş uykum açılmaya başlamıştı. Gerçekten sahura uygun derecede hafif ve çok çeşitli bir menü vardı. Garsonlar da çok ilgiliydi..Bu saatte böylesine bir ortam.. Şaşırmaya devam ediyordum. Ama daha bitmemişti, kısa bir süre sonra içerisi iyice dolunca asıl şaşkınlık başladı. Aileler, öğrenciler, öğretmenler, gençler, yaşlılar.. Aile dostumuz Bülent Amca "Ben Pinhan'da sahur reklamını görünce kim gelir ki o saatte diye dalga geçmiştim. Sonra kendim geldim, yine de başka pek kişi olmaz diyordum. Bir de kalabalığı görünce iyice şok oldum." deyince anladım ki şaşıran sadece ben değilmişim:) Ortamın yoğunluğunu, insanların neşesini fotoğraflamak isterdim ama hem zamanım olmadı hem de insanların gece gece rahatsız olabileceğini düşündüm. Çok güzel bir tecrübeydi. Ramazan bitti, biliyorum geç kaldım ama herkese tavsiye ederim. Bir sonraki Ramazan'da siz de deneyin:) Bayramdan bir kaç gün önce her Ramazan olduğu gibi Sultan Ahmet'e gittik. Bu sefer biraz geç kaldığımızdan "ELVEDA" mahyasıyla karşıladı bizi Sultan Ahmet. Sadece tek bir kelime o kadar anlamlı durmuş ki gökyüzünde..Sonra bayram da geldi geçti. Bu arada herkesin geçmiş bayramını kutlarım:) Her bayram olduğu gibi yine Bursa - Tekirdağ ziyaretlerimizi yaptık. Ramazan da, bayram da yorucu ve güzeldi.. Umarım hepinizinki de öyle geçmiştir. Hep güzel anılarla hatırlamak ve hatırlanmak dileğiyle...

3 Eylül 2008 Çarşamba

Gezginim, Gezginsin, Gezzginn!!

Gezzginn açıldı! Tıklayın:) Tatilden döndüm ama bu sefer de İstanbul'da gezmekle meşguldum. Yani anlatacak yerlerin sayısı arttı. Anca bugün ilk yazıyı yazdım (Safranbolu!!). Diğerleri de çok yakında..

26 Ağustos 2008 Salı

"Gezzginn" sonunda "İstannbull"'a Geri Döndü:)

Evet bir süredir tatildeydik ve İstanbul'da değildik, sonunda tatil bitti ve yine İstannbull'dayız. Dün akşam geldik, üstümüzde gezip tozmanın tatlı yorgunluğu.. Çok kısa sürede gezdiğimiz yerleri duyunca neden yorgun olduğumu anlayacaksınız. Anlatacak o kadar çok yer, paylaşacak o kadar anı ve fotoğraf var ki hangi birinden başlasam bilemiyorum. Ama tatilde İstanbul'da olmadığımıza göre anlatacağım yerler de İstanbul'da değil. Halbuki blogumu sadece İstanbul'da gezdiğim yerler ve katıldığım etkinlikler için kullanıyordum. Bu sefer ne mi yapacağım? Farklı bir fikrim var. Gezerken ve fotoğraf çekerken, gördüğüm yerlere hayran kaldım. Paylaşmak için sabırsızlanırken İstanbul dışındaki yerleri İstannbull'da anlatmanın pek de uygun olmayacağını düşünüyordum. Fakat öylesine heyecanlıydım ki bu seferlik bir istisna olsun diye düşündüm. Sonra bu da bana mantıksız geldi. Fotoğraflara baktım. O kadar çok yer gezmiştik ki bunları burada paylaşırsam blog İstannbull blogu olmaktan çıkardı. Eskiden de İstanbul dışındaki gezdiğim yerleri bu yüzden yayınlamıyordum. Ama biriken fotoğrafları görünce tüm bunları kendime saklamamın bencillik olacağını düşündüm. "Neden yeni bir blog açmıyorum ki?" dedim sonra.. Şimdi içimdeki gezdiğim gördüğüm şeyleri paylaşma heyecanının yanına yeni blog açmanın verdiği heyecan da eklendi. Yeni blog İstannbull'a kardeş olacak:) Bu yüzden bir bağlantılarının olmasını istedim. Bu yüzden de yeni blogun adını "Gezzginn" koymaya karar verdim:) Bu tatilde nereleri gezdiğimi şimdilik söylemeyeceğim. Sadece gezdiğimiz yerlerden birinde çektiğim, hoşuma giden bir günbatımı fotoğrafını koyuyorum.. İstanbul dışında gezdiğim her yeri bundan sonra Gezzginn'de sizlerle paylaşacağım. Bu blogda da İstanbul gezilerimi yazmaya devam edeceğim. Görüşürüz:)

14 Ağustos 2008 Perşembe

İstiklal Caddesi ve Sanatçıları

İstiklal Caddesi İstanbul'un en önemli klasiklerinden.. Bu yüzden yılın her zamanı yerli, yabancı turistlerle dolu. Gece geç saatlere kadar kalabalığı hiç azalmayan caddede ortama renk katan sanatçılar da eksik olmuyor. Genelde öğleden sonraları daha sık rastlayabileceğiniz sanatçılar caddenin kenarlarında çalıp söyleyip hem para kazanıyor hem de eğleniyorlar. Bazılarının para kazanma gibi bir dertlerinin olmadığı da belli, bu işi sırf zevk için ya da sanatını paylaşmak için yapanlar var.
Benim bir gezişte gördüklerim bayağı renkli. Örneğin şu mistik tarzlı kızlar. Çok ilginç bir havaları vardı. Uçuk bir şekilde şarkılar söylüyor, def çalıyorlardı. Bayağı bir insanı çevrelerine topladılar.
Diğer bir müzisyen grupsa pek bilinmeyen çalgılar çalarak dikkatleri üzerlerine topluyordu. Yerde duran kanuna benzeyen enstrümanın sesi çok ilginçti ama maalesef adını öğrenemedim.
Bir de kuklacılar var. Benim gördüğüm kuklacı profesyoneldi biraz. Mikrofonu, kolonları, yardımcıları bile vardı. Anlattığı hikayeye yetişemedim. Sadece son cümlesini duyabildim. O da insanların son zamanlarda ne kadar zalimleştiğinden yakınan, duygusal bir cümleydi.
Kıpkırmızı tramvayı da caddenin vazgeçilmezlerinden. Bazen o da etkinliklere dahil oluyor. Mesela bir keresinde içinde bir mehter takımı vardı ve cadde boyunca mehter marşları çalarak uzun süre dolaştılar. Çok hoştu. Yabancı bir turist olsam en çok etkileneceğim şeylerden biri bu olurdu.
Caddenin sonunda Tünel'e doğru giderken müzik aletleri satan dükkanların olduğu bir sokak var. Mesela Asa Müzik adındaki dükkan ünlüdür, çalışanları çok sempatiktir ve Hüsnü Şenlendirici gibi bir çok ünlü müzisyen buradan alışveriş yapar. Benim keman öğretmenim de bir şey almak gerektiğinde hep burayı önerir. Buralarda el yapımı elektro gitar dükkanları bile var. İsteğe göre üzerine renkli çizimler bile yapıyorlar. Bu taraflardaki müzisyenlerin hedefleri ise daha yüksek. Burada ünlü müzisyenleri görebileceğiniz gibi, piyasaya yeni çıkan ya da çıkmaya çalışan genç sanatçılara da rastlayabilirsiniz. Bir keresinde büyük bir kalabalığın ortasında parçalarını seslendiren çok genç bir grup gördüm. Şimdi onları pek tanıyan yok ama kim bilir belki bir gün onlar da son zamanlarda hızla popüler olan bazı gruplar gibi olurlar diye düşündüm:)
Buradan ileriye devam ederseniz Galata Kulesi'ne veya Tünel'e de gidebilirsiniz. Bir dahaki gidişimde Tünel ile ilgili ayrı bir yazı da yazabilirim fotoğraflarıyla beraber. İstanbul'un ilk metrosu da diyebiliriz aslında buraya.
Devam etmez de geri dönerseniz, İstiklal Caddesi'ndeki sayıları günden güne artan kafeteryalardan birinde bir şeyler atıştırabilirsiniz. Hacı Abdullah'ta, Borsa Lokantası'nda veya Canım Ciğerim'de yemek yiyebilirsiniz. Buralar da çok güzel lokantalardır ve hepsi bir birinden farklı lezzetleriyle ünlüdür. Mutlaka denemelisiniz.
Fazla vakit geçirdiyseniz belki de hava kararmış saat iyice geç olmuştur ama İstiklal Caddesi hala gündüz gibidir. Hatta belki daha da kalabalık.. Sürekli canlı olan, adeta hiç uyumayan bu cadde İstanbul'a gelip de görülmeden gidilmeyecek yerler arasında..

9 Ağustos 2008 Cumartesi

"Kaybettiklerim Listesi"'nin Yeni Elemanı ve İstanbul Oyuncak Müzesi..

Farkettiniz mi Darıca Hayvanat Bahçesi'ndeki fotoğraflarda biraz görüntü kalitesi düşük. Bunu açıklayacağımı söylemiştim. Bu kalite düşüklüğünün sebebi bu fotoğrafları mecburen cep telefonumla çekmiş olmam. Çünkü ben sorumsuz bir insan olarak oldukça kalabalık olan "Kaybettiklerim Listesi"'ne bir yeni eleman daha ekledim. Anlamışsınızdır.. Fotoğraf Makinam.. Gezince de fotoğraf çekmeden olmuyor o yüzden telefonuma sarıldım. Çok da fena çekmiyor neyse ki. Ama makinamın yerini kesinlikle tutmuyor tabi aradaki fark tartışılmaz.. Üstelik makinanın içinde İstanbul Oyuncak Müzesi'nde çektiğim fotoğraflar da vardı!!.. Ben tüm müzeyi çektikten hatta güvenliklerin yanında bile fotoğraf çektikten sonra tam da neden fotoğraf çekmeme izin verdiklerini anlamaya çalışırken bir anonsla fotoğraf çekiminin yasak olduğunu söylediler. Bense çoktan 200 kadar fotoğraf çekmiştim. Hem önceden söylenmediği için masumdum hem de tüm fotoğraflar yanıma kar kalmıştı. Oyuncaklar benim için çok değerlidir hele buradakiler daha bir değerli olduğu için çok üzüldüm. Her halde görevlilerin ahı tutmuş olacak ki fotoğrafların hiç biri bana yar olmadı. Artık yasak olduğunu da bildiğimden yeni fotoğraf makinasıyla gitsem hiç bir fotoğraf çekemem. Bu değerli müzede böyle bir yasağı bile bile çiğneyemem.. Çok çok güzeldi gitmenizi mutlaka tavsiye ederim.. Benim çok hoşuma gitti. Size göstermem gereken çok şey vardı. Adile Naşit'in yüzünün oyuncak kalıpları, Türkiye'de üretilen ilk oyuncaklar, aynı senelerde özellikle Almanya ve Amerika'da üretilen ama Türkiye'de üretilenlerle aralarındaki fark uçurum gibi olan ayrıntılı oyuncaklar, müzedeki en eski oyuncak (fotoğraftaki keman, ben de keman çaldığım için çok hoşuma gitmişti), Mona Lisa'nın sadece bir tane üretilen ve şu anda müzede bulunan oyuncağı ve daha neler neler..Sirkler, evler, uzay araçları, müzik aletleri, çizgi karakterler, ilk Mickey Mouse, savaş zamanının oyuncakları, teddy bear adının nerden geldiği ve ilk teddy'ler.. Gerçekten çok ama çok paylaşılacak şey vardı ve şu ana kadar paylaşacağım en çok fotoğrafı burada çekmiştim.. Bu da bana bir ders olsun.. Yeni fotoğraf makinasıyla tekrar gitsem müze modunda çekmeme izin verirler mi acaba? Verirler belki.. O zaman sizinle paylaşırım gördüklerimi. Bu yüzden fazla anlatmayayım şimdi, ileride fotoğraflarıyla birlikte ayrıntılı bi şekilde anlatırım. Oyuncak Müzesi pek çok müzeden daha hoş.. Sunay Akın oyuncak koleksiyonunu Göztepe'de ailesine ait bir köşkü müzeye çevirerek sergilemeye başlamış. 1800'lü yıllardan bile oyuncaklar bulunan müze gerçekten çok etkileyici. Küçükler zaten oyuncaklara bayıldığı için burayı çok seviyor büyüklerse kendi çocukluklarını hatırlıyorlar. Benim annemle babamın küçüklüklerinde sahip oldukları oyuncakları görünce çok etkilenmeleri de buna güzel bir örnek.. Ayrıca müzede bir oyuncakçı dükkanı, çocuklar için etkinlikler yapılan çikolatadan ev dekorasyonlu bir atölye, kafeterya ve oyuncak belgesellerinin sunulduğu bir konferans salonu var. Şimdilik fazla anlatmayayım demiştim ama kendimi kaptırdım:) İstanbul Oyuncak Müzesi'nin sizin de çok hoşunuza gideceğinden eminim..
Not: Yazıdaki fotoğraflar İstanbul Oyuncak Müzesi 'nin web sitesinden alınmıştır.

Darıca Hayvanat Bahçesi ve Büyük Fedakarlıklar..

İstanbul'da sadece bir tane hayvanat bahçesi olması ne kadar kötü değil mi? Sadece bir tane olunca dolayısıyla ona da çok iş düşüyor. Biz gördüğümüz hayvanların fotoğrafını çekip onların demir parmaklıklar ardında olmasına biraz da üzülerek bakarken aslında hayvanat bahçesinin bizi eğlendirmekten çok daha büyük sorunları var. Ben gezerken ordan oraya atlayıp insanların elinden yiyecek kapmak için tellerden minik ellerini uzatan şirin maymunlara başta acıdım. "Yazık değil mi? Zavallılar parmaklıklarla çevrili minnacık kafeslerde yaşıyorlar. Bizim eğlencemiz uğruna eziyet çekiyorlar. Keşke bir yolu olsa da özgür kalsalar.." diye düşünüp hayvanat bahçesini suçladım. "Girişte milletin paralarını alıyorlar sonra da hayvanları küçücük kafeslere tıkıp kötü bakıyorlar.." düşüncesiyle iyice üzülmüştüm ki karşıma hayvanat bahçesinin gelirlerinin giderlerinin yazılı olduğu bir tabela çıktı. Girişte aldıkları paradan başka bir sürü gönüllü hayvansever yardım yapıyormuş buraya.. Ama gelin görün ki iş rakamlara döküldüğünde durum hiç de görüldüğü gibi değil. Ben hayvanları sergi amaçlı kullanıp yeterlince iyi bakmıyorlar ve kendilerine kazanç sağlıyorlar sanıyorken bu hayvanların bakım, sağlık, temizlik ve yemek ihtiyaçlarının bol sıfırlı faturalarını görünce adeta şok oldum. Oturduğum yerden konuşmak gerçekten çok kolaymış ama bu hayvanlar için sandığımdan daha çok fedakarlık yapılıyormuş! Üstelik düşündüğüm gibi kara geçmek bir yana yılda bir trilyon kadar (milyon ytl de diyebiliriz:)) zarar ediyorlarmış. Anlaşılan hayvanlara ellerinden geldiğinin çok daha fazlası kadar iyi bakmaya çalışıyorlarmış. Tabi gönül ister ki yabancı filmlerdeki gibi şöyle pırıl pırıl, şık hayvanat bahçelerimiz olsun; hayvanlar geniş geniş yuvalarında rahat rahat yaşasınlar. Tabi ki Darıca Hayvanat Bahçesi'nin kötü, küçük, bakımsız bir yer olduğunu ima etmiyorum. Bu kadar ziyaretçiden kazandıkları parayla onlara daha rahat imkanlar sağlayabileceklerini düşünürken karşımda rakamları görünce olaya daha iyimser bakmaya başladım. "Kafesler o kadar büyük olmasa da hayvanların karnı doyuyor burada.. Bakıcıları onlarla ellerinden geldiğince ilgileniyor." Sanırım kendimi ikna ettim.. Evet en azından buradaki hayvanlar için uğraşan, onlara iyi bakmaya çalışan birileri var. Sonuçta burası hayvanat bahçesi olduğundan burada başka yerlerden çok daha iyi bakılacakları kesin. Daha da üzücüsü sokak çocukları bence:( Onlar hayvanlardan daha çok sahiplenilmeleri gerektikleri halde hala aç, yarı çıplak ve kirli bir şekilde ortalıklarda dolanıyorlar:( Ne olursa olsun bütün canlılar değerlidir; insan, hayvan, bitki.. Hiç biri zulmedilmeyi haketmiyor.. Onlara sahip çıkmak lazım..


Bu slayt gösterisinde Darıca Hayvanat Bahçesi'nde çekilen 40 fotoğrafı sizinle paylaşmak istiyorum. Özellikle şempanzelere dikkat! İsimleri gibi maymunluk yaparak kendilerini sevdiriyorlardı. Yiyecek atmak için yerleştirilen boruların olduğu yere gelip sabırsızca cama tıklamaları beni bayağı şaşırttı doğrusu! İnsanlar yiyecek verdikçe tıklıyorlardı cama.. Biri muz verince geri kalan yiyecekleri gözleri görmez oldu. Cüce maymular da çok sevimliydi. O kadar küçükler ki oyuncağa benziyorlar. Bir de lamalar çok güzeldi! Şaşkın İmparator çizgi filmini izlediğimden beri lamalara büyük bir sempati duyarım. Gerçekten çok tatlılar sanki insanın suratına gülüyorlar:) Bunlardan başka mavi kelebeği, zebrayı, penguenleri ve kaplumbağaları çok sevdim. Eskiden burada bir zürafa da varmış ama ziyaretçilerin verdiği bir yiyecekten zehirlenip ölmüş. İnsanlar daha duyarlı olsaydı şimdi onun da fotoğrafı burada olacaktı. Fotoğrafların biraz kalitesiz olduğunu fark etmiş olabilirsiniz. Çünkü telefonumla çekmek zorunda kaldım. Onun da sebebini açıklayacağım..
Darıca Hayvanat Bahçesi'ne mutlaka gitmenizi tavsiye ederim. Darıca'dan başka benim hoşuma giden Bursa'daki hayvanat bahçesi var. İstanbul'da değil ama yolunuz düşerse oraya da uğramanızı tavsiye ederim..

4 Ağustos 2008 Pazartesi

İstanbul not Constantinople!!

Çok ilginç bir şarkı çok ilginç bir klip! Komik ve hoş.. İstanbul not Constantinople! Bugün deviantart'ta bir resmin adı olarak gördüm ve merak edip ekşisözlük'te arayınca bu şarkıyla tanışmış olduk.. Daha önce hiç rastalamadığıma şaşırdım.. Sözleri de bir ayrı hoş:)

istanbul was constantinople
now it's istanbul, not constantinople
been a long time gone, constantinople
now it's turkish delight on a moonlit night
every gal in constantinople
lives in istanbul, not constantinople
so if you've got a date in constantinople
she'll be waiting in istanbul
even old new york
was once new amsterdam
why they changed it i can't say
people just liked it better that way
so take me backto constantinople
no, you can't go back to constantinople
been a long time gone, constantinople
why did constantinople get the works?
that's nobody's business but the Turks!

Sözlerin Türkçesi için tıklayın.


Istanbul not Constantinople - They Might Be Giants

Kadıköy Sokaklarında Sanat..

İnternette dolaşırken buldum bu haberi. Çok hoş bir fikir. Oldum olası sokakta sanat olayından çok etkilenmişimdir. İstiklal Caddesi'ndeki müzisyenlerden ve kuklacılardan mesela..Çok uzun zaman olmadı Kadıköy'e gideli fakat bu tür bir etkinliğe rastlamadım.. Umarım siz rastlarsınız..

"Kadıköy Belediyesi yaz ayı boyunca sanat etkinliklerini sokağa taşıyor. Etkinlik boyunca ücretsiz sanat gösterileri gerçekleştirilecek..
Kadıköy Belediyesi yaz ayı boyunca sanat etkinliklerini sokağa taşıyor. 19 Temmuz - 31 Ağustos tarihleri arasında Kadıköy’ün çeşitli noktalarında “Mavi Nokta Doya Doya Sanat” adıyla oluşturulacak mavi halkalı alanlarda ücretsiz müzik, kukla, karikatür ve resim olmak üzere çeşitli sanat gösterileri gerçekleştirilecek.
Sanatseverlere sıcak yaz gecelerinde keyifli esintiler yaşatmak amacıyla bu yıl ilk kez kapsamlı aktivitelerin yapılacağı etkinliklerde Kadıköy’ün değişik noktaları müzikle dolacak. İstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçısı Zafer Erdaş’a piyanoyla eşlik edecek Süleyman Alnıtemiz dinletisinin yanı sıra Grup Çekirdek ve Teneke Trampet konseri (gerçekten teneke mi acaba?) ve Tomurcuk Çocuk Tiyatrosu'nun kukla gösterisiyle canlanacak sokaklar yaz ayı boyunca sanatseverlerle buluşacak..."
Kulağa hoş geliyor.. Bence bi uğramalı..

1 Ağustos 2008 Cuma

Hazır Gelmişken Hacı Abdullah'ın Elinden Öpün:):)

Ee madem Pera'ya geldik, gezdik, dolaştık, yorulduk, acıktık.. En iyisi Hacı Abdullah Lokantası'na gitmek.. Herhalde buralara gelip de Hacı Abdullah Lokantası'nı bilmeyen yoktur. Zaten duvarlarındaki gazete haberlerinden ve ünlülerin yazdıkları hatıralardan da buranın şanını anlamak mümkün:) Duvarlar demişken Hacı Abdullah'ın içine girer girmez sağ duvar boylu boyunca rengarenk turşu ve reçel kavanozlarıyla dolu.. O kadar hoş görünüyor ki insanın herşeyin tadına bakası geliyor:) Lokantanın dekorasyonu da çok güzel. Yemeklerin lezzeti tartışılamaz.. Osmanlı-Türk Mutfağı yemekleriyle oldukça iddialı.. Herşey çok lezzetli.. Hacı Abdullah Lokantası 1888'den beri burada hizmet veriyormuş. Anlayacağınız yemekler antika değerinde:)Ee benim daha fazla konuşmama gerek yok, yemek bu.. anlatılmaz.. yenir!! :)

27 Temmuz 2008 Pazar

Pera Müzesi

Geçen haftasonu Pera Müzesi'ne gittik. Pera Müzesi içinde çok değerli tabloların bulunduğu bir sanat galerisi. Çok etkileyici eserler var. Bunların en önemlisi de Osman Hamdi Bey'in yaptığı Kaplumbağa Terbiyecisi. Bu tablo gerçekten çok büyük. Yüksekliği 2 metreden fazla. Ayrıca bu tablonun yanındaki yine Osman Hamdi Bey'in yaptığı müzisyen iki kız resmi çok hoşuma gitti. Osman Hamdi Bey o kadar ayrıntılı çizmiş ki bu resimleri ikisi de resim değil de sanki fotoğraf gibi. Yakından çok daha etkileyici görünüyor. Bu tabloların bulunduğu kat tümüyle Osmanlı, Harem, İstanbul vb. tablolarla doluydu.
En üst katta ise farklı dönemlerde farklı ressamların sergileri bulunuyor. Örneğin biz gittiğimizde Joan Miro adlı ressamın eserleri sergileniyordu. Zamanında Picasso'nun öğrencisi olanMiro hep soyut çalışmış. Bu yüzden Osman Hamdi Bey'den çok farklı. Osman Hamdi Bey'in eserleri hayret edilecek kadar gerçekçi. Miro'nun eserleri ise bir o kadar gerçekten uzak. Ama yine de onlar da ilginç, şık.. Soyut resimleri de severim yani:)
Biz gittiğimizde bir kat sanırım bakımda olduğu için kapalıydı. Müzenin broşürlerinden baktığıma göre orda da çok güzel eserler varmış. Ne yapalım eğer bir dahaki gidişimizde bu kat açık olursa oradaki eserleri de sizinle paylaşırım.
En alt katta ise Osmanlı zamanından kalma teraziler, mezuralar, ağırlıklar ve çeşitli mesleklere ait aletler vardı. Aşağıdaki kalem kutusu tarzı çantayı çok beğendim:) Aynı katta bir de çinilerin olduğu bölüm vardı. Bunlar da çok güzeldi.
Pera Müzesi oldukça güzel bir müze, tabi daha çeşitli eserler olsaymış daha da güzel olurmuş. Daha fazla çeşit istiyorsanız Pera'ya ihanet edip İstanbul Modern'i tavsiye edebilirim burası da çok güzel:) Elimde İstanbul Modern'de çekilmiş fotoğraflar yok malesef ama en yakın zamanda orayla da ilgili görüşlerimi sizilerle paylaşabilirim..
Not: Pera Müzesi hakkında ayrıntılı bilgi için web sitesi; www.pm.org.tr/