19 Aralık 2007 Çarşamba

İstinye Park - Ağaç Gölgesi Olan Tek Alışveriş Merkezi:)

Çoktandır bloguma bir şeyler ekleyemedim. Dersler, okul filan derken blogu blogu biraz ihmal ettim sanırım. İstanbul hala çok güzel. Neyse ki o bizi ihmal etmiyor. Kalkınmaya devam ediyor. Mesela alışveriş merkezleri.. Her yer alışveriş merkezleriyle doldu. Ben bu durumdan pek de şikayetçi değilim. Doğal güzellikleri yok edip yerine alışveriş merkezi yapılmadıkça sorun yok.
Bu sene Avrupa Yakası'na İstinye Park diye bir alışveriş merkezi açıldı. Ben açıldığı ilk günlerde gittim ama bloguma anca şimdi eklemeye zaman bulabildim. İstinye Park diğer alışveriş merkezlerinden biraz farklı. Standart markalardan başka dünya markalarına da yer verilmiş. Türkiye'ye ilk defa gelen markalar da var. Bu yüzden müşterisi hiç azalmıyor İstinye Park'ın. Meraklı vatandaşlar yeni markaların açtığı mağazalara doluşuyorlar. Örneğin Türkiye'de ilk defa açılan bir cafe'den bahsedeyim. Bu cafenin adı Rainforest Cafe (yağmur ormanı). Sadece yiyecek içecek yok bu cafede. Ön kısmında hediyelik eşyalar, oyuncaklar, Rainforest Cafe yazılı kıyafetler de var.

Bu cafenin ilginç yanlarından biri de içinde büyük bir akvaryumun olması. Tavanı da olan bu akvaryumun içinde rengarenk balıklar var. Genelde hayvanlarla ilgili ürünler satılan cafenin önünde büyük, hareketli bir timsah maketi var. Gerçekten de çok gerçekçi:).. Rainforest Cafe'den çıkıp alt kattaki İstinye Pazarı'na gidelim şimdi. Burda organik meyveler ve sebzeler satılıyor. Gerçek bir pazar olmamasına rağmen beyaz ışıkla kaplı tavanı ortamın açık hava gibi görünmesini sağlıyor. Pazarda meyve sebzeden başka bakkal, aktar, kuru yemişçi, lokanta gibi yerler de var. Bu pazarda bir de Fazıl Bey'in Kahvesi adında bir yer var. Ortasına kocaman bir çınar ağacı dikilmiş. Bu ağaç tabi ki doğal değil ama çok hoş bir görüntüsü var. Hatta bu yüzden İstinye Park, ağaç gölgesi olan tek alışveriş merkezi!

Dediğim gibi İstinye Park farklı bir alışveriş merkezi. İçindeki pek çok ünlü marka bazıları için daha da ilgi çekici olabilir. Ama burda markaları yazıp reklam yapmak anlamsız olur diye düşünüyorum. Benim tavsiyem gidin, gezin, görün. Yorulunca da bir ağacın gölgesinde kahvenizi yudumlarken soluklanın:) Şimdiden iyi eğlenceler...

10 Kasım 2007 Cumartesi

Havai Fişek Gösterisi - 29 EKiM

Sınav haftası nedeniyle 29 Ekim kutlamalarını anlatamadım. Şimdi gecikmeli de olsa o muhteşem günü anlatıyorum.
Günler öncesinden radyolarda, televizyonlarda, gazetelerde yayınlanmaya başlayan reklamlar 29 Ekim'deki büyük havai fişek gösterisini tanıtıyordu. Şimdiye kadar yapılan en büyük gösteri olacakmış İstanbul'da. Ben de bunu kaçırmak istemedim tabi. 29 Ekimi beklemeye başladım.
Sounuda 29 Ekim geldi, hava karardı. Biz de bir grup tanıdıklarımızla beraber Salacak sahiline gittik. Lazer gösterileri ve müzik başlamıştı. Hemen fotoğraf çekmeye başladım.
Sponsor olan radyonun spikeri yapılan konuşmalardan sonra Belediye Başkanı geri sayımın ardından havai fişek gösterisini başlattı. Özel hazırlanan bir müzik eşliğinde birbirinden güzel havai fişekler Boğaz Köprüsü ile Kız Kulesi arasında 16 ayrı yerden atılmaya başladı. Dakikalarca süren bu gösteri hayatımın unutulmaz olaylarından biri. Sanki başka bir ülkede yapılan, televizyonlardan izlediğimiz yılbaşı gösterileri gibiydi. Boğaz Köprüsü üzerine kurulan 42 ateşleme sistemi ile 800 metre uzunluğunda bir ateş şelalesi yapıldı. Ben insanların kafalarından pek iyi göremesem de sonra televizyonda ne kadar muhteşem olduğunu gördüm. Gösterilerde fişek, kuyruklu yıldız, renk şelalesi, çoklu atış ve şamandıradan oluşan 48 bini aşkın atış yapılmış. Gösteri bittiğinde radyo spikeri: "Eğer İstanbul'da Ortaköy Sahili, Beşiktaş Sahili, Dolmabahçe Sahili, Kabataş Sahili veya Üsküdar Sahili'ndeyseniz ve bu gösteriyi izlediyseniz, tarihe tanıklık etmiş oldunuz." dedi. "Evet," dedim ben de kendime, "Oldum.". Ülkemiz geliştikçe daha büyük gösteriler düzenleniyor. En son yaşanan çatışmalardaki şehitlerimizin anısına bir anma programı niteliğinde hazırlanmış program, aslında bu olaylar yaşanmasa daha coşkulu ve hareketli bir program olacakmış...
Bir gün gelecek çok daha büyük gösterilere sahne olacak Türkiye. Ama en büyük dileğimiz terörün ve savaşların bitmesi ve ülkemizde barış ve huzurun sağlanması. İşte en büyük gösteri, o gün Türk Milleti'nin yaşadığı sevinç gösterisi olacak...

29 Ekim 2007 Pazartesi

Avrasya Maratonu - Koş koşabilirsen:)

Dün hayatımda ilk kez bir maratona katıldım. İstanbul'un kıtalararası bir şehir olmasından istifade edilerek tam 29. kez düzenlenmiş Avrasya Maratonu. Ben her yıl duyar, katılmak isterdim. Her seferinde ya bir işimiz olurdu, ya da hava bozuk olurdu. Bu sene öyle olmadı biz de okulumdan arkadaşlarım ve öğretmenlerimle beraber maratona gittik. Halk koşusunun başladığı yer olan Altunizade'ye vardığımızda 10. Yıl Marşı eşliğinde binlerce insanın bayrak salladığını gördük. Koşu başlamak üzereydi. Şehitlerimiz anısına yapılan saygı duruşunun ardından start verildi. Terör aleyhine atılan sloganlarla birlikte insanlar hızla harekete geçti. Ayrıca maratona katılan turistler de vardı.


Köprüye bayağı uzak bir noktadan başladık. Atletlerin koşuya başladığı yer köprüye çok yakındı. Bazı arkadaşlarım orayı da halk koşusunun başlangıcı sandıkları için oraya gitmişler, biz de onlarla buluşmak için köprüye kadar aceleyle yürüdük. Başlarda ilk dakikaların heyecanıyla koşuyorduk ama sonra çok yorulduğumuz için yavaşladık. Sonunda köprüye ulaştık. Fotoğraflar çektik.

Köprüde yaya olmak çok güzel bir duyguydu. Biraz rüzgarlıydı ama koşarken ısındığımız için üşümedik, hatta sıcakladık bile. Etrafımızda patenlerle, bisikletlerle maratona katılanlar da vardı. Bir kaç Çılgın Türk de köprünün ortasında piknik yapıyordu. Tabi diğer maratonculara da yiyeceklerinden ikram ediyorlardı.

Köprüde sloganlar arttı. Birbirini tanıyan tanımayan herkes slogan atanlara katılıyordu. En son yaşanan terör olayları sebebiyle sloganların çoğu şehitler için atıldı. Onun haricinde bir de klasik tezahüratımız köprüyü inletenler arasındaydı: Kırmızı.. Beyaz.. En büyük.. Türkiye..! :)

Köprüden sonra iyice yorulmaya başlayan bazı uyanık maratoncular bir kamyonete atlayıp maratonu bitirdiler. Biz yürümeye devam ettik, Mecidiyeköy'e geldiğimizde grubumuzdakilerin çoğu büyük bir bayrağın etrafında toplanan insanlara katılmışlardı. Biz de yorulmaya başlamıştık, daha da önemlisi acıkmaya. Bir ara gruptan koptuk. Osmanbey'e kadar yürüdük, ordan da metroyla maratonun bitiş yeri olan Taksim'e gittik. Orada birbirimizi bulduk. Maratonu bitirenlere verilen madalya, katılım belgesi ve tişörtlerimizi aldık. Servisimize atlayıp evlerimize döndük. Şu anda bu yazıyı yazarken bacaklarımın ağrıdığını hissediyorum. Ama yorulduğumuza değdi. Çok eğlenceli bir gündü. Bu sene katılmadıysanız seneye mutlaka katılmanızı tavsiye ederim...
Posted by Picasa

14 Ekim 2007 Pazar

Bayram Havası


Herkesin bayramı mubarek olsun!! Sonunda bayram geldi! Her evde bayram havası esmeye başladı. Hatta esti de geçmek üzere diyebiliriz:) Bugün bayramın üçüncü günü. Bu bayramda her bayram olduğu gibi hem Bursa'ya hem de Tekirdağ'a gittim. Şu anda Tekirdağ'dayım. Bursa'da babaannemler, halamlar ve kuzenlerim var. Tekirdağ'da da anneannemler, dayımlar ve kuzenlerim var. Bayramın ilk günü sabah erkenden kalktık. Kahvaltımızı yaptık. Annemin hayatında ilk defa yaptığı baklavaları denemek için sabırsızlanıyordum:) Şimdi annem baklava yaptı derken, öyle oturup hamur açmakla filan uğraşmadı açıkçası. Marketten hazır baklava hamuru aldı, onu pişirdi. Teknoloji nelere kadir:)

Neyse biz oturduk baklavalarımızı yedik. Görüntüsü kadar tadı da güzeldi.


Bu da benim tabağım. Çok hafif olmuş bu baklava. Tekirdağ'a da götürdük, dedem de çok sevdi. Ama tabi gerçek ev baklavasının yeri ayrı.
Sonra ben annemle babama kahve yaptım. Bu yazın başlarından beri kahve yapıyorum. Çok becerikliyim sanmayın makineyle yapıyorum:):) Çok güzel görünüyor. Ama ben kahve içmeyi hiç sevmem... Neyse, kahveler de bittikten sonra kalktık, hazırlandık, ailecek bayramlaştık. Hazırlanmaya başladık. Kapıya gelen bayram çocuklarına ikramda bulunduk;) Sonra da yola koyulduk. Önce Avrupa Yakası'na gidip Eyüp Sultan ve Süleymaniye'yi ziyaret ettik. Bayramlıklarını giymiş İstanbul'u seyrettik.
Ardından Bursa'ya gittik. Bayramın ikinci günü öğleden sonra Tekirdağ'a geçtik. Şu an hala Tekirdağ'dayız. Akşam İstanbul'a döneceğiz. Anlayacağınız bayramımız yollarda geçiyor.
Benim için bayramlar hep böyle hızlı ve hareketli geçer. Umarım sizin bayramınız da güzel geçer. Nice mutlu bayramlara...
Posted by Picasa

7 Ekim 2007 Pazar

Salacak - Kızkulesi

İstanbul deyince aklımıza ne gelir? Bunu cevaplamak çok zor. Sorunun tek bir cevabının olması ise imkansız. Boğaz, Galata Kulesi, Sultanahmet, Topkapı Sarayı... Hiç düşünmeden koca bir liste çıkartabiliriz bence. Bu listenin içinde Kızkulesi de baş köşelerde yerini almalı...

İstanbul'da yaşayan bir insan için geceleri Salacak'ta yürüyüş yapmak genelde bir alışkanlık haline gelmiştir. Sahildeki basamaklarda oturmak ve Kızkulesi'ni seyretmek... Fotoğraf makineleriyle Kızkulesi'nin fotoğrafını çeken insanların hayran bakışlarını izlemek, belki de o insanlardan biri olmak... Minik kulübeler şeklindeki büfelerin birinden aldığınız çayı yudumlarken karşınızda Topkapı Sarayı'nı, Sultanahmet'i, Ayasofya'yı, Kuleli'yi, Ortaköy'ü aynı karede görmek...
Yaz geceleri sahil tıklım tıklım dolu olur. İlk defa gelenlere ev sahipliği yapar İstanbullular. Yürüyen insanların arasında takı, incik boncuk, mısır, kuruyemiş hatta Kızkulesi'nin maketlerini satan satıcılar dolaşır. Tüm bunların yanında Kızkulesi de insanları seyreder ışıl ışıl parlayarak. Kızkulesi'nin içine girmek de mümkün tabi. Üstelik tepesindeki balkondan 360 derece İstanbul görünüyor. Ama içinde sadece bir lokanta ve hediyelik eşya satan bir bölüm olduğu için Kızkulesi'nin sahilden seyretmek kadar çok rağbet görmüyor içine girmek.
İstanbul'da yaşayan birisi için İstanbul'dan ayrı kalmak çok zordur. Belki bunu tahmin edemez o, ama kısa bir süre sonra özler İstanbul'unu, Kızkulesi'ni, sahilini, insanlarını...
Güzel İstanbul, senden hiç ayrı kalmamak, seni hiç özlemek zorunda kalmamak dileğiyle...
Posted by Picasa

23 Eylül 2007 Pazar

Sultanahmet'te Ramazan!!

istnbl


Ramazan'ın ilk hafta sonu akşamını bir Ramazan klasiğimiz olan Sultanahmet'te geçirmeye karar verdik. İftar vaktinde Sultanahmet'in çok kalabalık olduğunu bildiğimizden Sultanahmet'in içinde değil de yakınında bir yerde güzel bir pizza ile iftarımızı yaptık. Yemeğimizi bitirdikten sonra yola koyulduk ve Süleymaniye'ye gittik.
Süleymaniye'deki o harika manzarada resmen tüm İstanbul ayaklarımızın altındaydı. Ama gece olduğu için fotoğraflarda o kadar muhteşem gözükmüyor. Ordan baktığımızda Boğaz Köprüsü, Galata Kulesi, Galata Köprüsü, Kızkulesi ve Ramazan için güzel mahyalarıyla ışıl ışıl parlayan bir sürü cami görünüyordu.
Teravihden sonra Süleymaniye'den ayrıldık ve kolayca Sultanahmet'e ulaştık. Kolayca dediğim iftar zamanına göre kolay. Yoksa yolun öyle çok da açık olduğunu söyleyemem. Sonra Sultanahmet'te biraz dolaştık. Pişmaniye yapan amcaları seyrettim, közde kahve pişiren amcaları da seyrettim, Bir de tabaklara veya çerçevelere isteyenlerin isimlerini yazan amcaları seyrettim:)
Saat gecenin yarısını geçmişti. Kalabalık hiç azalmamıştı. Kalabalıktan yeryüzü gözükmüyordu adeta:) :D Ayrıca o gece Sami Yusuf konseri vardı Fesane'de (orası daha da kalabalıktır herhalde.). O yüzden CD'cilerde hep Sami Yusuf çalıyordu.
Zaman hızlıca geçti, iyice geç oldu. Artık karnımız acıkmaya başlamıştı. Tabi ki de yemek yemeye değil; macun, kestane, boza, künefe, sütlaç, kabak tatlısı, pişmaniye, patlamış mısır, lokma, baklava vb. yiyeceklere acıkmıştı karnımız. Biz de gittik canımız ne çektiyse aldık, elimizde birer bardak çayla oturduk. Değmeyin keyfimize:) Aşağıda çektiğim fotoğrafları görebilirsiniz.

Bir kenarda oturmuş Sultanahmet kalabalığını, bir yandan gelen müzik seslerini, satıcıların bağırışlarını ve insanların neşeli uğultularını dinlerken Ramazan'ın ne kadar güzel bir şey olduğunu düşündüm. Böyle bir şey başka nerde vardı ki... Hangi toplulukta? Hangi toplum bir ay boyunca böyle güzel günler, unutulmaz hatıralar ve böylesine kardeşlik yaşıyordu? Avrupa'daki, Amerika'daki yılbaşı günleri güzel gözüküyordu ama eğlencesi, heyecanı bir kaç günde sönüyordu. Ayrıca bizde sadece zenginler mutlu olmuyor, fakirlere de yardımlar yapılıyor, yiyecekler veriliyordu. Bunu ne Avrupa'da yaşayan ne de Amerika'da yaşayan biri anlayabilirdi. Ve biz bunun kıymetini bilmeliyiz diye düşündüm...
Mutsuz olan kimse yoktu orada. Ramazan'ın bu kadar güzel olmasının sebebi de bu değil mi zaten?

13 Eylül 2007 Perşembe

@istanbul.com :)

 

Artık İstanbul'un kendi mail adresi var. Oley!! Google ve istanbul.com'un ortaklaşa kurduğu bu mail adresleri çok güzel. Çünkü hem çok geniş kapasiteli hem de adiniz@istanbul.com şeklinde. Üstelik dünyada ilk kez bir şehrin adıyla e-mail hizmeti veriliyormuş. Ben de hemen aldım bir tane. Henüz yeni kurulduğu için sadece adımdan oluşan bir adres bulabildim:) [seyyide@istanbul.com] Siz de elinizi çabuk tutun. Belki siz de istediğiniz e-mail adresini alabilirsiniz. Hem de @istanbul.com farkıyla:):)
Posted by Picasa

9 Eylül 2007 Pazar

Cowparade - İstanbul'u inekler sardı!!

Cowparade


Cowparade İstanbul'da bugüne kadar gerçekleşen en büyük halka açık sanat etkinliği. Çeşitli markaların, sanatçıların ve ünlülerin alıp değişik tasarımlar uyguladığı bu inekler 1 Ağustos'tan 31 Ekim'e kadar sergilenecek. Cevahir, Akmerkez, Kanyon, Metro City, Meydan, Nautilus vb. alışveriş merkezlerinde olduğu gibi Nişantaşı, Taksim, Sultanahmet, Bebek gibi işlek yerlerde de bu inekleri görmek mümkün.
Cowparade İstanbul'dan önce 1998'den itibaren Zürih, Şikago, New York, Houston, Kansas, Las Vegas, Londra, Sidney, Atlanta, Auckland, Dublin, Tokyo, Cape Town, Johannesburg, Manchester, Prag, Stockholm, Buenos Aires, Harrisburg, Barselona, Bratislava, Bükreş, Cenevre, Floransa, Monako, Moskova, Sao Paolo, Varşova, Paris, Edinburgh, Atina, Lisbon, Budapeşte, Norveç, Boston, Denver ve Curitiba şehirlerinde düzenlenmiş. Şimdi de İstanbul'da.
Ben de bu sergilerin olduğu yerleri gezdim. Hepsinin olmasa da çoğunun fotoğraflarını çektim. Sizlerle paylaşmak istedim. Üstteki resime tıklayarak çektiğim tüm ineklerin büyük boy fotoğraflarını görebilirsiniz. Aşağıdaki de ineklerin slayt gösterisi:)

8 Ağustos 2007 Çarşamba

Ağva ve Şile

Bu hafta sonu Ağva’ya gittik. Ağva Şile’nin ilerisinde denize kıyısı olan, iki tane akarsuyuyla turistlerin ve tatilcilerin ilgisini çeken bir yer. Böyle bir yerin İstanbul’a yakın olması çok güzel. Böylelikle şehirden bunalanlar hafta sonlarını burada geçirebiliyorlar. Ağva’nın girişinde akarsuyun üzerinden geçen bir köprü var. Bu köprü vasıtasıyla Ağva’nın içine giriliyor. Akarsuyun iki yanına şirin butik oteller dizilmiş. Akarsu boyunca devam eden otellere ve çay bahçelerine teknelerle, kayıklarla veya deniz bisikletleriyle ulaşılabiliyor. Biz de bir deniz bisikletine bindik ve akarsuyu dolaşmaya başladık. Akarsuyun bir kıyısından öbür kıyısına ulaşmak için içinde oturacak yerler bulunan ve iki kıyıya tellerle bağlı, adeta bir kayık – teleferik olan araçlar var. Akarsuyun kenarında yazlıklar, balık tutan insanlar da var. Deniz bisikletindeki yolculuğumuza devam ederken karşımıza ördekler, kurbağalar, kanoya binen insanlar, tekneyle dolaşan gruplar da çıkıyor. Geri döndüğümüzde köprüye yakın taraflarda bulunan çay bahçelerinde minderlerde çaylarını yudumlayan ve akarsu manzarasını seyreden insanlar oturuyor. Köprünün az ilerisinde de akarsu denize dökülüyor.
Ağva’nın denizi Şile’nin denizinin çok benzeri… Fakat burasının denizi biraz daha az dalgalı ve uzun bir kumsalı var.
Ağva’nın içinde şile bezi kıyafetler satan mağazalar var. Buraya gelenler mutlaka bu mağazalardan alışveriş yapıyorlar. Ama hepimizin bildiği gibi Şile bezi’nin asıl merkezi; adı üstünde Şile…
Ağva’nın içinde biraz gezdikten sonra dönüş yolculuğuna başlıyoruz. Kimi yerlerde yemyeşil ağaçlar yolun üzerine iyice eğilmiş. Böyle yerler serin ve hafif karanlık… Dinlenme tesisleri sahipleri de böyle yerleri fırsat bilerek buralara tesisler açmışlar.
Ağva’dan sonraki durağımız Şile…
İstanbul’da yaşayıp da Şile’ye gitmeyen yoktur herhalde. Tabi ki Şile’de yazın İstanbul dışından gelenler de tatil yapıyor. Bunu geceleri Şile’nin sokaklarındaki kalabalıktan anlayabilirsiniz. Geceleri Şile’nin işlek sokaklarında takı, incik boncuk filan satan stantlar açılır. Kalabalık da buralardan bol bol alışveriş yapar.
Şile’de deniz yüzmekten çok seyredilir. Fazla cesurlar burada yüzmeye çalışırlar. Biraz daha açılayım derken dalgalara kapılanlar, boğulma tehlikesi atlatanlar son olarak da boğulanlar çok olur Şile’de. Eh biz de haberlerde görüyoruz genelde. Yüzmesi değil ama seyretmesi gerçekten harikadır Şile’nin denizini. Bu yüzden denizin gören her metrekarede bir cafe, lokanta, çay bahçesi vardır.Şile’nin bezinden başka bir de deniz feneri ünlüdür. Denize bakan dik bir yamacın tepesinde bulunur. Biz de sahilde oturup denizi ve deniz fenerini seyrederken orada şile bezi satan teyzeler geldi yanımıza. Bu teyzelerle sohbet ederken teyzelerden birinin küçük kızı yanımıza geldi. O kadar tatlı bir kızdı ki. Annesinden izin alıp fotoğrafını çektim. Daha önce de reklam filmleri için kızı istemişler. Ama annesi nazar değer diye kabul etmemiş. Bu arada kızın adı Rojda.
Oradan ayrıldıktan sonra Şile'nin içinde gezdik. Şile bezi dükkanlarına baktık. Sonra da evimize dönmek için yola çıktık...
Ayrıca Şile yolu üzerinde giderken solda gelirken sağda bulunan gözleme evleri var. Bol malzemeli ve muhteşem lezzetli gözlemeleri burda yiyebilirsiniz. "Melekler Adası" adındaki gözleme evini tavsiye ederim.
Yedik, içtik, gezdik, tozduk. Sonunda akşam oldu ve evimize döndük. Aklımızdaki güzel hatıralarla ve fotoğraflarını çekerek ölümsüzleştirdiğimiz anlarla dolu bu yazıyı yazdık. Umarım size de güzel bir haftasonu geçirmek için güzel fikirler verebilmişimdir...

19 Temmuz 2007 Perşembe

Beylerbeyi Sarayı

Geçen hafta sonu çoğu hafta sonu olduğu gibi evden çıktık ve arabada "nereye gidelim?" telaşesi başladı. Ben kararsızdım, bu sefer gideceğimiz yerin bloguma yazı koymak için ideal bir yer olması gerekiyordu. Süleymaniye, Ayasofya, Topkapı Sarayı derken annemle babam Beylerbeyi Sarayı'na gitmeyi önerdiler. Ben de daha önce gitmediğim bir yer olduğu için hemen kabul ettim ve yola koyulduk.Sarayın bahçesine girdiğimizde mükemmel bir boğaz manzarası bizi karşıladı. Ardından, sarayın içine girdik. Kapıdan ilk girdiğimiz andaki görüntü çok güzeldi. Avize, merdivenler ve tavan süsleri harikaydı. Sonra sarayın salonlarını, misafirhanelerini, harem ve selamlık bölümlerini gezdik. Girişten sonra girdiğimiz ilk salon çok ihtişamlıydı. İçinde bir süs havuzu ve Sultan Abdülaziz'in heykeli bulunan bu salonun gemili tavan süslerinden Sultan'ın donanmaya çok önem verdiği anlaşılıyor.

Sarayın tavan süsleri gerçekten çok güzeldi. Bazılarında şiirler yazılıydı.Sultan'ın çalışma odasının tavanında ise Kaside-i Bürde'nin bir kısmı yazılıydı. Sultan Abdülaziz marangozluk konusunda ustaymış ve çalışma masasını kendisi yapmış. Sedef kakmalı olan bu masa çok güzeldi.
Birkaç oda sonra sultanın harika deniz manzaralı banyosunu gezdik. Bir süre sonra misafirhaneleri gezdik. Osmanlı’nın içinden gelen misafirlerin ağırlandığı misafirhane sarayın diğer odaları gibiydi. Kocaman pırlantalı avizeleri ve süslü koltukları vardı. Tek fark ise içinde büyük bir taht olmasıydı. Yabancı misafirlerin ağırlandığı misafirhane ise diğer odalardan daha farklıydı. Denizin tam karşısında olan bu odanın ortasında tepesinde küçük bir şahin heykeli olan bir kap vardı. Ayrıca odanın duvarları tavana kadar oyulmuş, süslenmiş ahşaplarla kaplıydı.
Sarayın tüm odalarını gezdikten sonra bahçeye çıktık. Bahçenin denize bitişik duvarında bir iki tane kapı vardı. Bu kapılardan biri hafif aralıktı ve aradan masmavi deniz görünüyordu. Diğer kapısı ise demirdendi ve demirlerin arasından deniz ve boğaz köprüsü gözüküyordu. Ayrıca biz ordayken kapının önüne yanaşmış bir sultan kayığı vardı. Ee ben de hemen fotoğrafını çektim.
Bahçenin biraz ilerisinde etrafı çevrili bir alan vardı burada metrelerce uzunlukta yeşil bambular vardı. Bambu tarlası gibi bir şey… İlk defa böyle bir sürü canlı bambuyu bir arada gördüm.Ayrıca bahçenin iki tarafında birer tane havuz vardı. Tabi bunlar şimdiki mavi havuzlar gibi değil, adeta küçük göletler gibiydiler. Ortalarında büyük bir kayalık ve etrafında da yemyeşil nilüferler vardı. Havuzların içinde balıklar ve kurbağalar dolaşıyordu. Kimi zaman nilüferlerin üzerine çıkan küçücük kurbağaların fotoğraflarını onlar kaçmadan çekebilmek için bayağı uğraştım. Bu havuzların etrafında çay bahçesi kurulmuş. Sarayı gezdikten sonra burada oturup bir şeyler içmek dinlendirici oluyor.

Beylerbeyi Sarayı'nı gezmeyi herkese tavsiye ederim. Eee.. Ne de olsa Osmanlı'nın sarayları gibi saraylar her yerde bulunmuyor.

3 Temmuz 2007 Salı

-- İstannbull --

İstanbul, yaşanacak en güzel şehir... Gecesi, gündüzü, yazı, kışı ayrı güzel. İçinde yaşayanların ayrılmak istemediği, ayrılanların da hasretiyle yanıp tutuştuğu "Sultanların Şehri"... Kendimi bildim bileli İstanbul'da yaşıyorum. Her yeri ayrı güzel bu şehrin. Sarayları, camiileri, boğazı, Kızkulesi, hisarları, yalıları, doğal güzellikleriyle harika bir şehir. Bu blogda İstanbul'la ilgili anılarımı, gezip gördüğüm yerleri, çektiğim İstanbul fotoğraflarını yayınlayacağım...